TALSAYAK

Edebiyat ve Eğitim Seçkisi

Bu Toprağın Renkleri, Kokuları

Posted by talsayak 1 Haziran 2006

Türkiye denilince önce başak sarısı, ardından çini mavisi geliyor. Ekinci ve akıncı olan cetlerimiz, ayak bastıkları toprağı boş bırakmadı.

Kolonizatör Türk dervişleri, kurdukları zaviyelerin etrafını şenlendirdiler. Her yan baharda bir yeşil ekin denizi olup çıktı. Rüzgâr gelincik kırmızısı, papatya sarısı ve turuncu dağ lâlelerinin üzerinden geçerken de güzel türkülerini söyledi.
Üzerinden gün eksilmeyen Anadolu bozkırları, başaklar olgunlaştıkça, otlar saradıkça sarının bütün tonlarını parlatmaya başladı.
Meşeler göverdi, salkım söğütler yeşil-ipek saçlarını durgun akan ırmaklar üzerine bıraktı. Sürülen tarlalardan fışkıran kahverengi, yeşil çayırlar ve sarı buğday tarlaları ile bütün bir yaz Van Gogh tabloları oluşturdu. Sonsuza açılan pırıl pırıl mavi gök ve üç yanımızı çevirerek enginle kucaklaşan denizler dünyamıza maviyi armağan etti. Her iki unsurun sonsuzluk çağrışımı mâbetlerimizi maviye garketmiştir. O kadar güçlü bir mühür olmuş ki bu mavi, sonunda Türk Mavisi (Turkuvaz) olarak anılmaya başlamış.
Horasan erenleri, o bölgelerden gelirken, bu mavinin cetlerini birlikte getirmişlerdi zaten. Anadolu onu bir başka işledi, Boğaz’ın firuze rengini kattı ona, Kütahya’nın, İznik’in havasını, toprağını, suyunu kattı; Mevlâna’yı, Emir Sultan’ı, Hacı Bayram Veli’yi karıştırdı.
Böylece Sultanahmet Camii “Mavi Cami” diye şöhret buldu; türbeler, camiler mavi ağırlıklı çinilerle bezendi.
Beyazın ve mavinin hakimiyeti içinde yine bize has bir kırmızının, narçiçeği ile gelincik arası bir kırmızının özellikle benekler halinde kullanıldığını gördük.
Onun ardından lacivert geliverdi. Bu elbette yıldızlarını yere indiren bozkır gecesinin laciverdi idi. Balıkçı tablolarının, İstanbul lâlelerinin ve bayrağın kırmızısı çerçeveyi tamamladı.
Çerçeve çınarın, ıhlamur ve kestane yaprağının, Karadeniz ve Bolu ormanlarının tere, nane ve maydanozun, cennet sembolü yeşilin kollarına bırakıldı.
Bütün bu ana renkler ara renkler ile zenginleştirildi. Çividî, tahinî, kurşunî, ebrulî, limon küfü, toz pembe vb… Üstat Ahmet Rasim bu asrın başında Galata Köprüsü üzerinde gelip geçen hanımların çarşaf, ferace, yaşmak renklerini sayarken yirminin üzerinde renk kullanıyor.
Bu renkler her bahar leylak kokuları, sümbül kokuları ile tarazlandı.
Ardından güller açtı, Isparta’dan Artvin’e kadar.
Yağmurun çiselediği akşam saatlerinde uzaktan uzağa iğde kokuları duyuldu.
Taze sağılmış süt, yeni biçilmiş çimen, dalından koparılan kayısı ve bütün bir kış sokakları dolduran portakal-limon kokuları bizi sarıp sarmaladı. Mısırçarşısı’ndan, Çemberlitaş baharatçılarından türlü baharat kokuları yayıldı. Bütün şark dünyasının efsunlu masalları, bu kokularla birlikte, kış geceleri mangal başında patlayan mısır kokusuna, közde patates buğusuna karıştı.
Bütün bu renkler, kokular, sesler ve görüntüler nerede?
Ağır bir duman altında solumaya çalışan şehirlerimizin karmakarışık gürültüsü, tozu, isi, pisliği arasında nasıl kayboldular?
Bu memleket ne zamandan beri bir baştan bir başa kebap kokmaya başladı?

Mustafa Kutlu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: