TALSAYAK

Edebiyat ve Eğitim Seçkisi

İsmail Karakurt’la Söyleşi – Adem Turan

Posted by talsayak 16 Eylül 2006

Aslında iki İsmail Karakurt var bana göre: ilki, Anadolu’yu adım adım gezmeye çıkmış bir seyyah-gezgin-abdal. Gördüğü her şeyi, her nesneyi, şiir dili halinde heybesine doldurup daha sonra şiir olarak söylüyor onları. Bir keresinde, Simurg adlı bir kuşun önderliğinde bir kuş sürüsünün peşine takılmış. Tuhaf ve meşakkatli bir yolculukmuş bu. Kafdağı’nın ardına geçip gözden kaybolmuşlar. Bir müddet . uzun bir müddet sonra çıkıp gelmiş İsmail Karakurt heybesindeki “Simurg”la.
İkinci İsmail Karakurt ise, kozasını ören bir ipekböceği. Herkesten uzak, kendi ‘mahremini’ yaşıyor kendi kuytusunda-kuyusunda-kozasında ; elinde sadece güller var renk renk ama o, kırmızı olanını alıp kokluyor, çekiyor içine doğru. Bazen içini kanatıyor güller, bazen de güzellik saçıyorlar bulunduğu kuyuya. Ve böylece, bir Yusuf olarak çıkıp geliyor meclisimize İsmail Karakurt.
Ama bir şey daha var ki işte onu söylemeye dilim varmıyor: trajedi!
Keşke ipekböceği demeseydim İsmail Karakurt’a!
Dilim yansaydı da demeseydim?

Biz bu söyleşiyi yaparken, bir trajik tebessüm ikimize de göz kırpıyordu belki de?
Ne dersiniz?…

İsmail Karakurt’u çok fazla tanımıyoruz. Bildiğimiz, şu ana kadar iki şiir kitabınızın olduğu: Simurg(1992) ve Mahrem Mecazlar(1999). Zaman zamda adınızı muhtelif dergilerde görüyoruz. Bize kendinizden bahseder misiniz biraz? Kimdir İsmail Karakurt? Neler yapar? Hayatın neresindedir şu sıralar?

1964 Yozgat Sarıkaya doğumluyum. İlk ve orta öğrenimi Yozgat ve Kayseri’de, üniversiteyi Ankara’da tamamladım. 1989’dan beri öğretmenlik yapıyorum. Sizin de ifade ettiğiniz gibi iki şiir kitabım var. Çok yazan biri değilim, yazdıklarımın arada sırada çeşitli dergilerde yer aldığı doğru. “Kuytularda ışıldayan bir endişeyim ben” dizesiyle yıllar öncesinden; kendimi, kaderimi, şeyleri tanımlayan ve betimleyen bir duruş ortaya koydum. Sanatla, şairlikle ilgili bir durum bu, ama sosyal alanda böyle değil. Çünkü ilk kitabım Simurg, TYB tarafından 92’de, yılın en iyi şiir kitabı ödülüne layık bulundu. Bu da hayatın kıyısında köşesinde olmadığımı gösterir sanırım. Benim açımdan sanatçının hayatın kıyısında durması, öteleri sezdirmesi, yani endişesi okura ışık olması anlamına gelir. Sade, sessiz, kentin tantanasından uzak durmak, sanatçı hassasiyetimi bıraktığım anlamına gelmez.

Dışarıda olmayı, insanlar arasında bulunmayı çok sevmiyorsunuz sanki? Mesela bir çok şiir meclisleri düzenleniyor, şiir şölenleri yapılıyor ülkemizde. İsmail Karakurt’u göremiyoruz buralarda. Nedir bunun sebebi?

Bu bir tercih, yapımdan kaynaklanan. Çünkü şiir, daha çok içte yaşadığım bir şey bende. İçimin karanlığında yuvalanan bir ses. Bu sesi, insanların, okurun karşısına önce dergilerde yer alan ürünlerle, sonra kitap olarak çıkarmak istiyorum sadece. Kısacası, ortalıkta gözükmeyi pek sevmiyorum. Ama içimde dinmeyen, dinme bilmez bir şey var; bir coşku, bir fırtına, bir nisan uğultusu?

Gördüğüm kadarıyla ‘nisan’ı çok seviyorsunuz. Çünkü nisanla ilgili şiirler var her iki kitabınızda da. “Nisanlar Akıyor Ellerinden, Nisan Güzellemesi” . Ama bakıyoruz yılın diğer ayları isyan ediyor sanki buna? En azından biz böyle görüyor ve hissediyoruz, ne dersiniz?

Nisan, bende bir aşk, zarif bir düş. Toprağın türküsünü kırkikindi yağmurlarında mırıldanır nisan. Bütün bir tabiat; tabiatta var olanlar kendi dillerince konuşur bu ayda. Hatta kainat hep nisanın peşine takılmış gibidir. Onu arayıp durmuş, insanlık çiçeğinin bu ayda açacağını bilmiş gibi en tatlı tazeliklerin bestesini bu ayda sergilemeye ve ruhlara fısıldamaya çalışmıştır. Yüreğimi o seslere açmayı çok seviyorum. Onlarla dilleşip, onlarla halleşiyorum. İçinin saflığı incinin saflığı gibi nisanın. Bir çocuk gibi tepsisinde biriktirdiği bulutların sütünü hayatın şiir gözeneklerine içiriyor. Her iki şiirde de tevriyeli kullanış, kişileştirme söz konusu. Nisan bir imge yani, hem hayatın hem de belleğin evinde. Yılın diğer aylarınınki isyan mı, kıskançlık mı bilmiyorum; ama varlık alemi sultanının teşrif ettiği bu aya saygı duyarlar sanıyorum. Başlık olarak olmasa bile, diğer aylarla ilgili şiirlerimdeki her hangi bir dizede, bir kelimede çeşitli uçları görmek mümkündür.

Şiirlerinizin tamamına baktığımızda “bozkır, simurg, buğday, gül, gök, göçebe, yolcu, hecin, kervan, abdal, bedevi, minyatür, derviş ilh.” Anadolu’yu, Anadolu kültürünü, doğuyu imleyen olguları, simgeleri, imgeleri çok fazla görüyoruz. Yani şiirinizi okurken, bir atın sırtında ya da bir kervanın içinde Anadolu’yu ya da bozkırı boydan boya geçip, eski kadim devirlere doğru gittiğimizi hissediyoruz. Bunun arka planını açar mısınız bize?

Şiirlerimde varolan yolculuk izleğinin, okuru, bir yerlere götürmesi normaldir. Şair, uzaklara gitmeden, bize uzakları hissettirendir, diye düşünüyorum. İlk şiirle birlikte başlayan bu yolculuk, bu varoluşsal arayışın heyecanı, şiirlerimi temellendiren sözcük ve söz dağarcığı, imgelem ve izlek dünyası Simurg adlı efsaneyi aramaya çıkan kuşlarla benim için de devam ediyor. Anadolu’yu, Anadolu kültürünü, doğuyu imleyen olgular ve imgeler, bütün bu söyledikleriniz, ben’imi şiirsel kimliğe, şair kimliğine dönüştüren değerler. Bozkır mitolojisi yani. Ben bir bozkır adamıyım. Çocukluğumdan şu ana kadar ?son birkaç yıl hariç- hayatım hep orada geçti. Bozkır beni çağırdı durdu. Bozkırın sesi, benim söylediğim şeyi söylüyor, bunu söylememi istiyor. Bu yüzden, kent yaşamının insanı telaşa sokan günlük devinimi, bunaltısı, karamsarlığı, benim şiirlerimde görülmez. Modern hayat karşısında bozkırın sade yüzünü, metafizik düzlüğünü -ki derûnunda neler var- dağlarından ovalarına bir kır çiçeğinin devşirilişini, ekinlere düşen çiği, deniz gibi dalgalanan başakları rüzgârda, bu başakların üflediği sesi çıldırasıya dinlerim, duyarım, yaşarım hep. Tabiatla ya da bozkırla iç içeyim, barışık haldeyim ve söyleşir dururum onunla çünkü.

Bozkırı çok seviyorsunuz yani?

Evet. Bozkıra hep sevgiyle baktım, bakıyorum da. Neden sevmeyeyim ki?.. Şiirime imkanlar hazırlıyor. Onun metafiziği ve dinginliği kalbime akıyor, oradan da şiirlerime. Hurcumun içi tıka basa Anadolu, bozkır dolu. Bir halk türküsünde şair, “Kır atın üzeri bir uzun yayla” diyor. Ben de bozkırı, Anadolu’yu üzeri bir uzun yayla olan at olarak görüyorum. ‘Yoldayım süzüle incele’ bir bozkır karıncası ya da abdalı gibi. Gezginliğim bundan. Simurg, bozkırda, Anadolu’da muhafaza edilen saflığın, yalın sesin, bir yolculuğun şiiri, öyküsü?

Peki ikinci kitabınızın adı neden Mahrem Mecazlar?

Mahrem Mecazlar da, sözcüklerin ardındaki dünyaya bir yolculuktur. Bir imadır. Hattı zatında şiir, mahrem bir alan, mahrem bir çalışma. Belkemiğini, yan anlamlar katmanı, yani mecaz oluşturur. Siz de takdir edersiniz ki, sözün görünürlüğü yetersiz kalınca mecaza baş vurulur. Tuza, ekmeğe ve aşka sözcüklerin kalbinden örüyorum ben de mecazımı. Sadi’nin diliyle söylersek, yüreği uğuldayan sandık gibidir şairin; orda coşar, şiirini oradan söyler mecazla.

Anladım. Peki, Simurg?un ilk şiiri “Gülü İçime Atıp Söyleşirim”; Mahrem Mecazlar’ın son bölümündeki “Saklı Lisan” şiirinde ise şöyle bir mısra var: “Kuyuma gül atma, öyle ağır ki” İlkinde gül’e karşı arzulu bir istek, ikincisindeyse gülün ağırlığından bir şikayet var. Bu bir ikilem değil mi?

Değil aslında. Gül; aşkın, konuşmanın, beraber olmanın bir imgesi. Burada aslolan içe atmak deyimi. Şiirin kuyusu, insanın kalbi ya da içi değil mi zaten? İçe atılan da, kuyuya atılan da gül, her ikisinde de bu ağırlık, bu sorumluluk var. İçe ışkın veren gülü taşımak, hem incelik istiyor hem de sıkıntı veriyor insana. Bunu, yüz yıllar öncesinden hissetmedi mi Hallaç?

Son bir soru. Simurg’un son bölümünün adı: “Süren Çocukluk”. Çocukluk ve çocukluğa dair çalışmalar hâlâ sürüyor mu? Ayrıca sırada başka projeleriniz var mı?

Çocukluk sürüp gidiyor. Çocukluk bitmeyen rüyasıdır herkesin. Hele şairler için çocukluğun tükenişi çok tehlikeli biliyorsunuz. Çünkü çocukluk, masumiyetin ve saflığın kirlenmemiş dönemi; sanatın da bitmeyen kaynağıdır. Bir yazarın dediği gibi, “Çocukluk sayesinde, geçmişin şiirini elimizde tutarız”. Çocukluğu, çocukları ya da çocukluğumu güncelleştiren şiirlerden oluşan “Çocukluğum Bir Çocuk” adlı dosya, basım aşamasında.
Ayrıca “Aktarın Gül Odası” (şiir), “Pörçük Meşkler” (deneme), “İpek Böceği” (Masal) adlı dosyaları, yayıma hazırlamaya çalışıyorum.

Heves, ‘ya nasip’ diyor işte.

(ARDIÇ DERGİSİ / EYLÜL 2006)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: